Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

15 Ocak 2011 Cumartesi

Fransa - Paris 2009

Paris, Romantizm, Aşk ve Sanat
Fransa > Paris
Kategorisi: Genel     |     Gezi Tarihi: 20 Temmuz 2009 Pazartesi     |     Yazı Tarihi: 15 Ocak 2011 Cumartesi
Uzunca verdiğim aradan sonra son bir hafta da yeterli vakti bulduğum için yazılarımı sıralayıp fazla bulamadığım bu anları değerlendirmek istedim. 2009 yazında yaptığım Fransa turu ile alakalı birçok yazı yazmıştım özellikle de Güney Fransa; ancak Paris için bir türlü vakit bulamamıştım. Sevgili Ebru Hanım ın güzel Paris yazısı beni şevke getirdi ve onun anlattıklarına birşeyler eklemek istedim.

Güney Fransa turumu St. Raphael de bitirmiş ve Paris için aldığım hızlı tren biletinin saatinin bir an önce gelmesini bekliyordum, çünkü her zaman hayalini kurduğum şehre doğru yola çıkacaktım. Eski Fransız filmleri, izlediğim tanıtıcı programlar, Attila İlhan ın Paris anıları, Henry Miller'ın Paris i derken bu şehir bende inanılmaz bir çekim yaratmıştı. Sabah 9:30 gelen trene bindim ve St. Raphael den normalde araba ile 10 saatte varılan Paris yolunu 5 saat gibi kısa bir zamanda hızlı tren ile katettim. Gitmek isteyenlere duyurulur. Hızlı treni kullanmak çok mantıklı çünkü uzun yol yorgunluğunu minimum a indirmek için iyi bir seçenek. Trenin camından gördüğüm köyler, çiftçiler, kasabalar beni derin düşüncelere sevk etti çünkü köylerde bile bankamatik, postahane, hastaneler gördüm ayrıca hepsinin yolları asfaltlı,çevre düzenlemesi harika, sokakları süsleyen çiçekler ve evlerin mimarisi müthişti. Sonra ülkemin alması gereken çok yol ve ders var diyerek içimi geçirdim.

Tren 14:30 civarında Gar de Lyon a ulaştı ve benimde Paris maceram böylelikle başlamış oldu. Gar de Lyon dan taksi ile kuzenimin 15. Paris teki evine doğru yola çıktım onları Güney Fransa da yazlıklarında bıraktığım için bir hafta yalnız başıma Paris le teketek bir alışverişe başlayacaktım. Ben Paris ten sanat, kültür,romantizm, mimari, yemekler ve yaşam hakkında birşeyler alacaktım o da karşılığında paramı; ama buna fazlasıyla değecek bir şehir olduğunu daha ilk gün anladım.

Şehir deki mimari o kadar müthişti ki gözlerimi hangi sokağa girsem binalardan alamıyordum.Kuzenimin mutfak camından Eyfel kulesi gözüktüğü için haritaya ya da internete gerek duymadan yola çıktım ve bana göre muhteşem, Fransızlara göre sadece bir demir yığını olan kuleye ulaştım.

Eyfel Kulesi nin yapımına 1887 yılında başlanmış ve 1889 yılında açılışı yapılmıştır. Adını yapımını gerçekleştiren Gustave Eiffel den alır. Fransız devriminin 100. yılı kutlamaları adına yapılmış ama yıllar geçtikçe Fransa nın sembolü haline gelmiştir. Yılda 6 milyon turist çekmekte ve bugüne kadar toplam ziyaretçi sayısının 200 milyonu bulduğu tahmin edilmektedir. Aslında kulenin mimarı bilindiği üzere Gustave Eiffel değil onun şirketinin mimarlarından Stephen Sauvestre dir. Kulenin maliyeti Eiffel in tahminlerinden 1 milyon frank fazla olunca maddi sıkıntı yaşanmış ancak açılışından itibaren 5 ay içerinde kuleyi 1.9 milyon kişi ziyaret edince masrafların 3/4 çıkarılmıştır. 3000 işçi 26 ay boyunca 18.038 adet demiri 2,5 milyon perçinle bir araya getirmiş ve kulenin yapımında hiç ölüm vakası yaşanmamış olması ilgi çekicidir.




Eyfel manzaraları...


Eyfel den Champs Elysees Meydanı...







Eyfel gezisinden hemen sonra Seine Nehri nin kıyısından bot turuna katılıyorum. Şehirde gezilmesi gereken birçok tarihi mekan nehrin kıyısında ve bot ile ulaşım son derece mantıklı. Bir defa bilet aldığınız zaman duraklarda inip, mekanları gezip daha sonra her 15 dk.da bir geçen botlarla diğer yerlere ulaşımınızı kolayca sağlayabiliyorsunuz. Sırada ki durağım Orsay Müzesi.

Bina 1900 lü yılların hemen başında inşa edilmiştir ve aslında bir tren garıdır. İçerisinde resimler, Fransız Kültürü ne ait mobilyalar, heykeller ve fotoğraflar bulunur.




İnternetten Alıntı...

Orsay Müzesi nden çıktıktan sonra tekrar bota binip Notre Dame Kathedrali ne doğru yola çıkıyorum gerçekten o da inanılmaz bir yapıt.

Fransız Gotik Mimarisi nin en önemli eserlerinden bir olan kathedral Meryem Ana ya ithafen yapılmıştır. İçerisinde bulunan heykeller ve işlemeli camlar görülmeye değerdir.




Giriş Kapısı...





Notre Dame Kathedrali ni de gezdikten sonra bir an önce Louvre Müzesine ulaşmayı istiyorum ama müzenin tamamını gezebilmek için neredeyse 7 gün gerekmekteymiş bende sadece Paris te bir hafta kalacağım için belli başlı bölümlerini gezebildim, bir daha ki sefere daha detaylı olarak dolaşmayı umuyorum.

Müzenin kuruluş tarihi 1793 tür ve Fransa da açılan ilk devlet müzesidir. Müze 7 ana bölümden oluşmaktadır. İlginç bir anekdot bu kocaman saray ilk yapıldığında içerisine tuvalet yapılmamıştır. Herhalde o zaman ki Fransız temizlik anlayışı hakkında biraz fikir sahibi olmuşsunuzdur. İçerisinde bulunan eserlerden en ünlüsü Leonardo Da Vinci nin Mona Lisa tablosudur.




Müzenin tavanı...




Yanına fazla yaklaştırmadıkları için ve önünde flaşlardan etkilenmemesi için renkli bir cam olduğundan resim biraz kötü çıktı ama idare eder herhalde...






Bu heykellerin çoğunun Anadolu dan getirildiği hemen önlerinde ki formlarda yazmakta bunu görmekte beni üzmedi değil. Müze ile alakalı o kadar çok fotoğraf var ki hangisini koyacağımı inanın şaşırdım ama bu kadarı kafi sanırım.Biraz da dışarıyı gezelim.




Magdalena Kilisesi





Zafer Takı na çıkan bu cadde de dünyanın en lüks markalarının mağazalarını bulabilir, muhteşem restaurantlar da yemek yiyebilirsiniz.


Zafer Takı.

Charles De Gaulle Meydanı nda bulunan Zafer Takı 12 tane caddenin birleştiği yerin tam ortasındadır.Yüksekliği 49 metredir. 1806 yılında Napolyon Bonaparte tarafından yaptırılmaya başlanmış 1836 yılında da yapımı sona ermiştir. Anıtın altında I. Dünya Savaşı nda ölen askerler için temsili bir mezar bulunmaktadır ve mezarın başında ki ateş 1923 yılından bu yana yanmaktadır.


Yeni Paris...




Saat başları yapılan ışık şovları...

Tabi ki Paris e gelipte Versay Sarayı nı görmeden gitmek olmazdı.

Versay Sarayı Paris e tren le 40-45 dk. uzaklıkta ki Versay Kasabası nda bulunmaktadır.Sarayın yapımına 13.yy da başlanmış ancak son şeklini alması 18.yy ı bulmuştur.Saray şuan da müze olarak kullanılmaktadır.Tarihte Versay Anlaşması olarak bilinen anlaşma burada imzalanmıştır. Muazzam güzellikte bir bahçesi vardır ki Paris e uğrayan arkadaşlarımıza bu sarayı görmeden gitmemelerini tavsiye ediyorum. Ben gittiğimde tadilatta olduğu için içeri girişe müsade edilmemişti.






Paris le alakalı yazımın sonlarına yaklaşırken Sacre Coeur Bazilikası na çıkan bir terslik yüzünden gidemediğimi ve sadece orayı görebilmek için ilk fırsatta tekrar gideceğimi üzülerek belirtmek isterim. Bunların dışında Paris te birçok güzel restorana rastlayabilirsiniz. Muhteşem Fransız Mutfağı nın örneklerinden tatmak güzel olacaktır. Yalnız menülerle alakalı sıkıntı yaşabilirsiniz eğer Fransızca bilmiyorsanız, çünkü İngilizce menü yok gibi birşey daha doğrusu Fransa da İngilizce yok gibi. Yemeklerin yanısıra eşsiz Fransız şaraplarından tadabilirsiniz. Bunun için küçük bir tavsiye ev yapımı şaraplardan istemeniz neredeyse her restoranda bulumakta, şarabın ne kadar kaliteli olduğunu göreceksiniz. Mesela ben kuzenimin evinin olduğu Convention Caddesi nde Dupont adında bir restoran keşfetmiştim ve kendi ürettikleri beyaz şaraptan neredeyse her akşam bir şişe mutlaka içiyordum çünkü tadı gerçekten inanılmazdı. Buradan adım şarapçıya çıkmasın eminim sizde denediğinizde hak vereceksiniz.

Bir başka yazı da görüşmek üzere...


http://www.binrota.com/PageDetail.aspx?PageID=29628


Birkan ALTUNYOLLAR.

12 Ocak 2011 Çarşamba

Oxford City, Stonehenge, Salisbury City (İngiltere)

Merhaba;

İngiltere yazı dizimin ikinci bölümüne Londra çevresinde gezilmeyi fazlasıyla hakeden birkaç şehir hakkında bilgi vererek devam etmek istiyorum. Bunlardan ilki İngiltere nin ilim, irfan yuvası Oxford City.

Oxford City Londra ya 2 saat uzaklıkta küçük ama çok yeşil ve şirin bir şehir. Oxford City deyince akla gelen ilk şey Oxford Üniversitesi tabi ki ama şehirde en eskisi 750-800 yıllık olmak üzere bir sürü kolej var. Bu kolejler ülkenin en prestijli okulları, o yüzden gelecek vaadeden öğrenciler kabul edilmekte. İngiltere de tarih boyunca adını defahatle duyduğumuz birçok yazar, devlet adamı, sanatçı ve bilim adamları bu okullardan mezun olmuşlar. Okulların tarihi havası ve içeride ki atmosfer eğitim ve öğretimin hala eskisi gibi disiplin ve ciddiyet içerisinde yapıldığının bir göstergesi.

Bu okullardan en önemlisi olan Christ Church hem kolej, hem kilise, hem de dini okul misyonunu devam ettirmekte. Okul mutlaka görülmeye değer gerek mimarisi, gerekse atmosferi ile, ah bu okuldan mezun olsam herhalde nerelerde olurdum dedirtecek türden. Ayrıca okulun yemek salonu ilk Harry Potter filminin çekimlerinde kullanılan yemek salonu. Bu yemek salonunda okuldan mezun olan ve İngiltere tarihine adını sonsuza dek yazdırmış birçok önemli insanın yağlı boya tabloları yer almakta.


Christ Church-College


Yemek Salonu


Okulun avlusuna çıkan koridor

Oxford City de kolejler bununla kalmıyor tabi ki ama gerçekten muhteşem bir okuldu ve beni son derece etkiledi. İçeride eğitim ve öğretim devam ettiği için okulu son derece sessiz olarak dolaşmak zorunda kaldık. Bu okulun aynı zamanda dini bir okul olması, buradan mezun olan öğrencilerin ülke yönetiminde, sanatta, bilim de ve daha birçok dalda ülkenin önde gelen simaları olmalarını etkilememiş. Bu unsur da ayrıca bizi düşündürmesi gereken bir nokta olması münasebetiyle vurgulamak istedim. Çağdaş ve kaliteli eğitim dini okullarda da verilebiliyormuş bunu gördük. Yani bizdeki gibi dini okullardan sadece imam çıkmıyormuş...


Bir başka kolej...


Bir başkası daha...


Ve bir başka kolej daha...

Neden bu kadar kolejlere takılmış demeyin çünkü şehir o kadar küçük ki anlatabileceğim sadece okullar ve parklar başka hiçbir şey yok desem herhalde abartmış sayılmam. İstanbul un bir ilçesi bile buradan mutlak surette büyüktür.

Bu kadar kolejden sonra Oxford Üniversitesi hakkında biraz bilgi vermek istiyorum. Üniversite bizim ülkemizde olduğu gibi duvarlar ardındaki büyük bir alan içerisinde değil bütün fakülteler, bölümler şehrin her bir tarafına yayılmış durumda. Zaten hangi binayı görseniz üniversitenin amblemi ile karşılaşıyorsunuz. Bu üniversite 11.yy da kurulmuş ve hala dünyanın en prestijli üç üniversitesinden biri. Üniversitenin şehirde öyle bir ağırlığı var ki keşke burada okuyabilme şansına erişseydim diyerek iç geçirmedim değil.


Oxford Üniversitesi Kütüphanesi...
Bu ülke de yayınlanan tüm kitapların bir kopyası mutlaka bu kütüphane de koruma altına alınıyormuş. Londra yazımda değinmeyi unutmuştum hazır bahsi açılmışken bir iki bilgi vereyim. Ülke de kütüphanelerin o kadar önemli bir yeri var ki ve o kadar ciddi çalışmaktalar ki gerçekten büyülenmemek elde değil. Nerede olursa olsun farketmiyor içeriye girdiğinizde her yaştan insanı kitap, gazete okurken çalışma salonlarında ders çalışırken, cd playerlar la müzik dinlerken hatta film izlerken bile bulabilirsiniz. O kadar çekici ki ben de birkaç kütüphaneye üye olup bir zaman fazlaca vakit geçirmiştim.


Oxford Üniversitesi Tiyatro Salonu...




Üniversite de başka bir bölüm binası...


Ve başka bir fakülte...

Üniversiteden bu kadar bahsetmişken şehrin üniversiteden sonra en fazla yer kaplayan yapıtlarından,parklardan da bahsetmeden geçemeyeceğim. Oxford City tam bir parklar ve bisikletler şehri. Bu şehirde bir insanın stresli olabileceğine ihtimal vermiyorum. Bu parkların en güzeli de Oxford Üniversitesi Parkı. Çok büyük bir alana kurulu olan parkta yüzlerce hayvan koruma altında ya da kafeslerin ardında olmaksızın serbestçe yaşamakta bununla birlikte yüzlerce bitki çeşidiyle adeta doğa da bulunan bütün renkleri ayaklarınıza getirmekte.




Bu ülke de parklarda mangal yapma kültürünün olmaması fazlasıyla hoşuma
gitti çünkü muhtemelen yurdum da bu kuğunun akıbeti herhalde makatından
duhul eden bir şiş ve bir mangal ateşi olacaktı.





Şehir insanı geçimini neredeyse sadece öğrenciler üzerinden sağlamakta. Yani her taraf restoran, cafe, pub onun dışında çok kaldığınız da sıkılabileceğiniz bir şehir çünkü yapabileceğiniz şeyler çok sınırlı. Londra nın yakın olması herkes için bir şans tabi ki.




Yeni bina görmek neredeyse imkansız...




Fotoğraf olayını abarttıysam üzgünüm her bina görülmeye değer olduğu için
fazlaca fotoğraf yükledim.







Bu fotoğraflarla büyüleyici şehir Oxford a veda ederken bir sonra ki durağımız olan Stonehenge e doğru yola çıkıyoruz.

STONEHENGE

Stonehenge de Londra ya 1,5 saat uzaklıkta olan ve 5000 yıllık tarihi ile görülmeye değer bir başka yapıt. Bilmeyenler için kısaca anlatayım. Bu yapıt bir çok devasa büyüklükte dikdörtgen taşın havaya dikilerek oluşturduğu bir tarih öncesi tapınaktır. O zaman ki teknoloji ile bu taşların nasıl taşındığı, dikildiği ve birleştirildiği hala bir muamma. Taşların astroloji bilmi kullanılarak ve güneşin dünya çevresinde ki hareketleri hesaplanarak belli bir düzen içerisinde dikildiği; ekinoks dönemlerin de güneş ışığının sabah doğuşundan gece batışına kadar belli bir açı ile tapınağa yansıdığı belirtilmektedir. O zaman için bunların hesaplanması insanı hayretler içerisinde bırakıyor.



Ayrıca bu taşlar bölgenin jeolojik yapısında da yer almıyor yani 300 km. uzaklıktaki Cardiff City dolaylarından getirildiği tahmin edilmekte.





Eskiden tapınağın içerisine girmek ve taşlara dokunmak serbestmiş ancak ülkemizde de bolca görülen Steve "kalp" Mary hikayelerinden sonra yasaklanmış şimdi sadece 25 mt. yaklaşabiliyor insanlar. Bu bölgeye geçiş içinde 6 pound civarında bir para ödemeniz gerekmekte. Bir kulaklıklı kayıt cihazı ile birçok dilde tapınağın tarihi hakkında bilgi alabilirsiniz.Stonehenge bölümümüzünde bu cümleyle sonuna gelip Salisbury ye doğru yola çıkıyoruz.

Salisbury

Salisbury ye Stonehenge den dönerken uğruyoruz. Burası da oldukça küçük bir şehir bizim ülkemizde ancak küçük bir ilçe ile karşılaştırılabilir. Şehri önemli kılan şey İngiltere nin en büyük ve görkemli kathedralinin burada olması ve ayrıca da tarihe Magna Carta Libertatum (Büyük Özgürlük Sözleşmesi) olarak işlenen ve 1215 te imzalanan belgenin yani kralın yetkilerini kısıtlayan, hukukun kraldan üstün olduğunu tasdikleyen anlaşmanın bu kathedralin hemen arkasındaki yapıda imzalanmış olmasıdır. Papa,kral ve birçok dini liderin katılımıyla imzalanmış bu anlaşma tarihin en önemli anlaşmalarından biridir. Kathedralin kuş bakışı görüntüsü haç şeklindedir.Salisbury Kathedrali nin yapımına 1220 yılında başlanmış ve ana gövdenin tamamlanması 38 yıl almıştır.


İnternetten alıntı...


Anlaşmanın imazalandığı salonda fotoğraf çekmek yasak olduğu için o bölümü atlamak zorunda kaldım özür dilerim...




Bu da okul arkadaşım Piero...




Kathedralin içinde bulunan ve aynı zamanda dini mahkemelerin de yapıldığı bölüm...


Aynı zamanda ölen birçok aziz de kathedralin içinde bulunan bu lahitlerde yatmakta...






Ana giriş kapısı

Kathedralin içerisinde restoran ve kafeler mevcut olduğundan gezerken yorulduğunuzda birazcık soluklanabilir ve birşeyler atıştırabiliriniz. Şimdi aklınıza şu soru gelebilir. Neden İngiltere nin en büyük kathedrali Londra da değilde Londra ya 1 saat uzaklıkta ki küçücük bir şehirde. Bu sorunun bende ki yanıtı herhalde şu olurdu kraliyet ailesi kendinden daha görkemli ve büyük bir gücün fazlaca yakınlarında olamasını istermiydi, bence hayır.

Bir başka İngiltere gezi yazısında görüşmek üzere. Hoşçakalın.


http://www.binrota.com/PageDetail.aspx?PageID=29618



Birkan ALTUNYOLLAR.