Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

19 Temmuz 2011 Salı

Şanlıurfa 2007

 Sevgili Arkadaşlar;

      Aranıza yeni katılmış birisi olarak sizlere
 anlatacak bir sürü şeyim olduğunu düşünüyorum
 zaman buldukça bunları sizinle paylaşmak isterim.
Bunun yanı sıra sizden de öğrenecek çok fazla şey
 olduğuna inanıyorum.

      Şanlıurfa,Güney Doğu Anadolu'nun en mistik
ve Orta Doğu'nun havasını sonuna kadar hissedebileceğiniz
 yegane şehirlerden bir tanesi.Şehre ulaşım İstanbul'dan
 karayolu ile 17-18 saat sürmekte ancak havayolu ile
 sadece 1 saat 15 dakika.Eğer yol üzerinde başka
şehirlere uğramayacaksanız mutlaka uçakla gitmenizi
tavsiye ederim.Şanlıurfa'nın hava alanı tam teşekküllü
bir havaalanı olmadığı için Gaziantep'e uçakla daha
 sonra karayolu ile Şanlıurfa'ya geçmenizi öneririm.
Ayrıca yol üzerinde bulunan Fırat Nehri'nin üzerinden
geçerken bu kıraç topraklarda bu kadar büyük bir akarsuyun
yöre insanına nasıl can verdiğini gözlerinizle göreceksiniz.
Yine yol üzerinde Şanlıurfa'nın ilçeleri olan Birecik ve Suruç'u
 görecesiniz bu iki ilçenin tamamen taş binaları ve geri
kalmışlığı Avrupa Birliği kapısında ki bir ülkenin doğu
bölgelerinin ne kadar geri kalmışlığınında en açık resmi
olarak sizi düşündürecek.Hala mağaralarda yaşayan insanları
bile şehre yaklaştıkça göreceksiniz.

      Şehirde askerliğim nedeniyle 5 ay zaman geçirdim
fakat oradaki görevimden ötürü şehrin her yerini,her gün
 rahatlıkla gezme imkanı buldum.Eski şehir,merkez olarak
 Balıklı göl çevresine yayılmış dar sokaklar ve taş binalardan
 oluşmaktadır.Bazı bölümlerde sokaklar o kadar dar ki araba
 girmesi bile imkansız yanyana üç kişinin yürüyebileceği uzun
 ve zemini tamamen taş kaplı sokaklar adeta kendinizi mistik
bir arap kentinde hissetmenize sebep oluyor.Halk köken olarak
 Türk,Kürt ve Arap asıllı vatandaşlarımızdan oluşmakta ancak
 yabancılara karşı son derece sıcak ve yardımcı olmakta kusur
 etmeyen bir anlayışa sahipler çünkü geçim kaynaklarının büyük
bölümü turistler,öğrenciler ve askerlerden oluşmakta. 











      Şehri helikopterle gezme imkanı bulduğum için kendimi
çok şanslı hissediyorum aksi takdirde Harran Ovası'nın uçsuz
 bucaksız düzlüklerini görme imkanını bulamazdım ama
üzülmeyin Urfa Kalesin den de aynı manzarayı görmek mümkün.

      Balıklı göl çok enteresan bir yapı küçük kanallarla
 neredeyse 1 km karelik bölüme ulaşan bir bağlantı ağı
var yani oradan 500 metre uzaktaki bir taş hanın içinde
 bile o balıklara ve küçük göletlere rastlamak mümkün.
Balıklı Gölün çevresinde çok fazla hediyelik eşya alabileceğiniz
dinlenip birşeyler içebileceğiniz yerler var.Fiyatlarda oldukça
uygun.Gölün kenarında taziye evlerini(şehir halkının cenazelerden
 sonra kiraladıkları odalar.Taziyeye gelen misafirleri evleri yerine
 bu odalarda ağırlamak bir gelenek.), Hz.İbrahim'in doğduğu
mağarayı ve türbeleri görmenizi tavsiye ederim.

      Balıklı gölden çıkıp şehir merkezine doğru yürüyüşe
geçtiğinizde yol üzerinde birçok esnaf ve kebapçı,ciğerci
 görmeniz mümkün Şanlıurfa'da insanlar kahvaltıda dahi
et yemekteler.Dolayısıyla otel haricinde kahvaltı yapacağınız
 yerler sınırlı.Size tavsiye edebileceğim en güzel restoranı
Urfa Sofrası yöresel tatlar,temizlik ve çeşitlilik bakımından
neredeyse şehrin en önde gelen mekanı.O kadar kebabı
yedikten sonra gelen hesaba çok ama çok şaşıracaksınız
ve sevineceksiniz








      Bir başka gezide görüşmek üzere...


http://www.binrota.com/PageDetail.aspx?PageID=14764

    
      BİRKAN ALTUNYOLLAR

Bursa - Cumalıkızık Köyü

 Merhaba Arkadaşlar;

   Yaşadığım şehir Bursa'da bulunan ve bence herkesin fırsat bulursa görmesi gereken bir köy; evet Anadolu topraklarında bilinen en eski Osmanlı köyü Cumalıkızık.Önce bu tarihi dokusunu günümüzde de koruyabilmiş köyümüzün isminin nereden geldiği ile alakalı bilgi vermek istiyorum.

   Uludağ etekleri ve vadi arasında kalmalarından ötürü eski zamanlarda bu duruma verilen ad kızıkmış dolayısıyla aynı bölge de bulunan ve komşu olan beş köyünde adlarının sonlarına kızık kelimesi eklenmiş.Başa gelen "Cumalı"ismi ise bu komşu beş köy ahalisinin cuma namazları ve namaz sonrası sohbetleri için hep bu köyü seçmeleri imiş.

   Diğer köyleri de dolaştım fakat pişman olduğumu söyleyebilirim çünkü;heryerde karşımıza çıkan talan bu köylere de sirayet etmiş,her tarafta hiçbir estetiği olmayan betonarme binalar geziye çıktığım zamanki hevesimi biraz kırdı diyebilirim ama olsun aşağıda fotoğraflarını da göreceğiniz Cumalıkızık ve o muhteşem yapıları yüreğime biraz olsun su serpti.

   Köy yıllar önce devlet anıtlar kurulu tarafından sit alanı ilan edilmiş tarihi yapısı kontrol altında tutulmuş,daracık sokakları tamamen taşla döşeli ve sokakların orta kısmından geçen su akıntılarının sesi insanın ruhuna bir dinginlik getirmekte ayrıca köy halkı çok neşeli ve sıcak.Köye gezi amaçlı gelen yabancılara hemen çay,kahve ikramında bulunuyorlar.Kamera ve fotoğraf makinalarına da son derece alışkınlar.Bunun sebebi köyde birçok dönem filminin ve dizilerin çekilmesi.Bunlardan en bilineni Kurtuluş filmi.

   Sinema ve dizi çekimleri ile köye olan ilginin artması münasebeti ile halkın yabancıya olan bakış açısı da zaman içerisinde değişiklik göstermiş.Şöyleki köyün girişinden başlayarak sonuna dek el yapımı yazmalar,çoraplar, reçeller,salçalar satılmakta ve yeni bir gelir kapısı aralanmakta.Ayrıca giderseniz mutlaka köyün en ünlü yemeği gözlemeyi de yemenizi tavsiye ederim.

























   Bu arada bazı yerlerde sokaklar o kadar daralıyor ki köy halkının dünyanın en dar sokağı diye adlandırdığı "Cin Aralığı"nın da fotoğraflarını da koymadan geçemeyeciğim.





   Bu da gezim boyunca bana mekanları bulmamı sağlayan ve son derece cana yakın köyün yerlisi Yunus.Teşekkür ederim,bak ünlü oldun.



   Yazımın sonuna gelirken eğer Bursa'ya yolunuz düşerse mutlaka uğramanız gereken yerlerden bir tanesi,gerek havasının temizliği,suyunun güzelliği gerekse insanının cana yakınlığı ile "bırak işi gücü yerleş bu köye,al bir iki tavuk,inek,koyun tertemiz stresten uzak yaşa gitsin dedirtecek bir tarihi mekan.

   Başka bir yazıda görüşmek üzere...

http://www.binrota.com/PageDetail.aspx?PageID=15468

BİRKAN ALTUNYOLLAR

Fransa - Nice 2009


Uzun zaman sonra yine sizlerin arasına dönmek benim için mutluluk,birçok defa güzel yazılarınızı okudum ancak birşeyler paylaşmak bugüne kısmet oldu.

Yazımın başlığından da anlaşılacağı gibi Ağustos ayının başlarında bir Fransa gezisi tertipledim ve hemen hazırlıklarımızı yapıp yollara düştük.7 Ağustos günü İstanbul'dan Nice Cote D'Azur Havalimanına iniş yaptık.Monaco,Cannes ve St.Tropez'e gelen turistlere hizmet vermesine rağmen oldukça mütevazi ve küçük bir havalimanı.Havalimanından bir saatlik bir yol alan yine sahil beldesi olan St.Raphael'e doğru yola çıktık.İki gün burada sahilin keyfini çıkardıktan sonra eşimle trene atlayıp Nice'e doğru yola çıktık.Eğer gidecek olanlar olursa 24€ ya bütün Fransız Riviera'sın da indi bindi yaparak iki kişi gezebilirsiniz.Fiyat oldukça uygundu.Lafı fazla uzatmadan Nice tren garında indik ve şehirde turlamaya başladık.Tavsiyem her tren garında bulunan turist information bürolarından şehir haritaları almanız.Hem ücretsiz hem de şehirle alakalı tüm metro ağına,tarihi yerlere ve her sokak ve caddeye rahatça ulaşabilirsiniz.



Nice gerçekten muhteşem bir şehir tarihi doku hiç bozulmadan bugüne kadar korunmuş.Caddeler,sokaklar,meydanlarda şov yapan insanlar ve sokak çalgıcıları tam manasıyla şehrin havasını yansıtıyor.Bende yeni yerler keşfetme duygusu biraz fazla geliştiğinden neredeyse bütün şehri yürüyerek dolaşma gafletinde bulundum ancak acısı sonra ayaklarımdan ziyadesiyle çıktı.



Tüm Fransa da olduğu gibi burada da insanlar son derece kibar ve birbirlerine karşı saygılı ayrıca yaklaşımınız iyise size yardımcı olmayı kendilerine görev addediyorlar.Eski Nice'in en büyük caddesinde dolaşırken birçok dilenciye rastlıyorum ancak onlarda son derece kibarlar."Beyefendi lütfen" den başka hiçbirşey söylemiyorlar. Fransa'nın birçok yerinde rastladığımız gibi ana cadde üzerinde Notre Dome Katedraline rastlıyoruz ve birkaç fotoğraf çekip dinlenmek için plaja iniyoruz.



Müthiş bir denizi var şehrin içinde olmasına rağmen son derece temiz ve türkuaz renginde bir su güneşlenip denize giriyoruz.Daha sonra keşfimize devam ediyoruz.Eski Nice'te ana caddeden içerilere doğru girdiğinizde müthiş yerler görebilirsiniz.Paris'e göre fiyatlar daha uygun tabi kur farkından kaynaklanan pahalılığı saymazsak.Kafeler,restoranlar,barlar ve mağazalar heryer cıvıl cıvıl.Heykelleri,parkları ve meydanları da görülmesi gereken yerlerden.













Caddenin sonuna doğru kocaman bir meydan var o kadar büyük ve güzel ki insanlar orada vakit geçirerek günün bütün yorgunluğunu atabilirler.Sokaklar,caddeler tertemiz ve görsel bir estetik söz konusu yani gözünüzü rahatsız edebilecek hiçbirşey yok.Meydan da güzel bir restoranda klasik müzik eşliğinde karnımızı doyurduktan sonra turumuzun diğer bir şehri olan Cannes'a doğru yola çıkıyoruz.

Orada görüşmek üzere.Kendinize iyi bakın.

Fransa - Cannes 2009

 Sevgili Dostlar;

   Fransız Rivierasına yaptığım gezinin ikinci durağında festivali,lüks mağazaları ve plajlarıyla ünlü Cannes şehrine doğru bulunduğumuz tatil beldesi ST.Raphael'den yola çıktık.
   Ben tv den ve internet ten izlediğim kadarıyla çok büyük beklentilerle bu şehre geldim ancak bizim turizm yörelerimizden tek farkı Cannes film festivalinin burada yapılması ve dünyaca ünlü markaların görkemli mağazalarına sıkça rastlanması.Burada pazarlama olayının önemi ortaya çıkıyor.Fransızlar turistik önem taşıyan yerlerini dünya ya o kadar güzel duyurmuşlar ki beklenti büyük oluyor ve insanları buralara çekiyor.





   Cannes inanılmaz pahalı bir şehir,yaşamak ya da tatil yapmak çok zor.Eğer tatil için Cannes i seçtiyseniz ya çok paranız var ya da çılgınsınız.Mesela bir hafta Cannes da tatil yapılmaz çünkü hem küçük bir şehir hem de denizinden başka gezilecek ve görülecek yerleri çok kısıtlı.Oraya giden turistlerin büyük çoğunluğu gibi sizde gün içerisinde Cannes'ı ziyaret edip daha sonra aynı sahil şeridinde bulunan ve önemli ölçüde ucuz olan (Cannes'e göre,çünkü ülkede genel bir pahalılık var.)daha küçük beldeleri tercih edebilirsiniz.Mesela Monaco.Nice ve Cannes'a çok yakın olan tatil beldelerine örnek verecek olursak Boularisse,St Raphael vb.

   Cannes'da plajın hemen arkasında denize paralel olarak uzanan cadde en büyük ve en ünlü caddesi.Bu cadde üzerinde çok güzel oteller,pahalı restaurantlar ve biraz önce bahsettiğim gibi çok pahalı mağazalar var.Gucci,Chanel,Louis Voutton gibi umarım doğru yazmışımdır.Film festivalinin düzenlendiği bina açıkçası beni hayal kırıklığına uğrattı çünkü dışarıdan bizde ki spor salonlarına benzeyen bir bina.Ben daha ihtişamlı ve tarihi bir bina bekliyordum.Bütün turistler burada kırmızı halının üzerinde fotoğraf çektiriyordu ben de benim ne eksiğim var deyip patlattım flaşımı.Festival binasının hemen yanından plaj başlıyor,yaklaşık iki kilometre boyuca devam ediyor ve burada festival zamanı güzel kızlar kendilerini ünlü yapımcılara beğendirmek için birbirleriyle yarışıyorlarmış aldığım bilgilere göre.Festival zamanı gelmediğim için biraz üzülüyorum ama eşime de belli etmiyorum tabi.





Büyük caddenin arkasında yine tarihi binalar görmek mümkün ayrıca arka tarafta ki yüksek tepede Cannes Kalesi tüm ihtişamıyla durmakta.Yalnız ilginç bir ayrıntı vermek istiyorum bunu Fransa da sahil şeridindeki tüm şehirlerde ve ilçeler de gördüm.Kesinlikle doğaya ve tarihi yapıya zarar vermemişler, o kadar güzel korumuşlar ki buna saygı duymak gerekir.Mesela buraya gelen turistlerin çoğu burayı günübirlik olarak ziyaret edip dönüyorlar çünkü bu kadar turisti ağırlayacak otel yok ve yapımına da izin vermiyorlarmış.Bizde de öyle olsaydı da o dünyada eşi benzeri olmayan koylarımız tatil beldelerimiz talan edilmeseydi diye düşünmeden edemiyorum.Mesela Bodrum u nasıl mahfettiğimiz ortada heryer villa ve otelden geçilmiyor ama her sene milyonlarca turist ağırlayan dünyaca ünlü Cannes da villa ya da beş yıldızlı , yedi yıldızlı devasa oteller görmek pekte olası değil.Olanlarda gözü hiç rahatsız etmiyor.

   Bu arada cadde boyunca kaç tane Lamborghini,Ferrari ve Porsche gördüğümü sayamadım doğrusu.Dünyanın en zengin insanları Cannes açıklarına görkemli yatlarını çekip tatil yapıyorlar.Arada sırada şehre inip alışveriş yapıp tekrar yatlarına çıkıyorlar.Kısacası dostlar burada herşey zenginler için.Hizmet sektöründe çalışanların yüzde yüze yakını hergün yakın şehirlerden ilçelerden gelip akşam evlerine dönüyorlar çünkü orada zengin olmayanın barınması neredeyse imkansız aynı Monaco da olduğu gibi.

   Neyse biz buradan sonra Monaco'ya doğru yola çıkıyoruz orada görüşmek üzere.Hoşçakalın.


http://www.binrota.com/PageDetail.aspx?PageID=20884


BİRKAN ALTUNYOLLAR

Fransa - Monaco 2009

 Arkadaşlar merhaba;

   Fransa ile alakalı yazılarımın üçüncüsünde size Monaco'dan bahsedeceğim.Öncelikle Fransa'nın güney kesiminde şehirler birbirlerine çok yakın ve de küçük, yani neredeyse bir şehirden diğerine 45 dk.gibi kısa bir zamanda varabiliyorsunuz.Şehirlerin büyük şehir olma gibi bir dertleri yok onu anladım.Monaco'da bunlardan biri her nekadar ülke statüsünde olsa da böyle ülke olmaz bence,çünkü o kadar küçük ki insanın ülke demek içinden gelmiyor doğrusu.

   Monaco'ya çok güzel ve tarihi bir şehir olan Menton'dan geçiyoruz,Menton ve Monaco arası 15-20dk.civarında bir zaman alıyor.Menton a da daha sonra değineceğim çünkü çok etkileyici bir şehir olduğunu ve mutlaka görülmesi gerektiğini tavsiye ederek.Şehrin marina bölgesine doğru yol alırken birçok tarihi binanın arasından geçerek ve birçok ünlü casinoyu görerek yolumuza devam ediyoruz.Daha sonra marina bölgesine vardığımızda birde ne görelim daracık bir alana sıkışmış ve beton yığını bir şehir arazi o kadar yapılaşmaya elverişsiz ki bizim güney kesimlerimiz falan iyi durumda.Hep derslede anlatılırya Akdeniz Bölgesi'nde dağlar denize paralel uzanır bu da kıyı şeridinin çok dar olmasına sebep olmuştur diye burada dağlar direkt olarak denizin içinde ama şehri de biryerlere o kadar güzel sıkıştırmışlar ki hayretler içinde kaldım doğrusu.



   Bu arada bahsetmeden geçemeyeceğim resmin sol tarafında önü gözüken araba İstanbul plakalıydı ve camlar açık bangır bangır Serdar Ortaç dinleyerek Monaco caddelerin de salınıyordu.Aslında İlk başta arabayı görmedim ve biryerlerden Serdar Ortaç'ı duyuyorum ama yok canım artık herhalde güneş başıma geçti falan dedim daha sonra aracı görünce hey yurdumun insanı benimi takip ettin diyerek biraz hayıflandım.Neyse size Monaco hakkında birkaç bilgi vereyim.Monaco'da her altı kişiye bir polis düşüyormuş ve şehir tam manasıyla her deliğine kadar kameralarla takip ediliyormuş.Yani şehre giren her kim olursa olsun anında kayıtlara geçiyor ve her hareketi takip altında.Sebebi ise çok açık dünyanın en zenginleri buraya kumar oynamaya geldiği için inanılmaz bir güvenlik var.Ayrıca Monaco'da ki gelir seviyesi kişi başına bu kadar da olurmu dedirtecek bir seviye de olduğu için şehirde çalışan kesimin tamamı abartmıyorum neredeyse tamamı başka şehirlerden hergün trenle buraya gelip akşam dönüyorlar.



   Bu bina akvaryum müzesi kayaların üzerine inşa edilmiş ve görsel olarak inanılmaz.Aslında anlatmaya gerek yok ama işte anlayışınıza sığınarak.Akvaryum müzesine kişi başı 12€ ödeyerek girebilisiniz biz giremedik çünkü önünde 100 metre kuyruk vardı ve o sıcakta beklemek pek işimize gelmedi açıkçası.Birde müzenin önünden kalkan tren misali araca binerek 40 dakikalık Monaco turu yapabilisiniz bu da kişi başı 7€..



   Bu karede olmak zorundamıydım hala düşünüyorum.Bu arada şehirden zenginlik akıyor Cannes te gördğüm cinsten pahalı arabalar falan zaten normal araba pek göremedim.Neyse şehir daracık caddeler ve sokaklarla dolu tüneller falan da cabası.Formula1 in burada nasıl yapıldığına hala akıl erdiremiyorum.Size bir start-finish düzlüğü hatırası.



   Yolüzerindeki cepleri görebiliyomusunuz ve burada yarış izlemek bedavaymış bu daha güzel geliyor bana.Birgün bunu gerçekleştirmek isterim.Monaco'nun en üst tepesinde prens ve prensesin görkemli sarayını görmek mümkün manzarası hakkında ne söylesem az ben olsam her gece rakı içmekten alkolikolurdum herhalde.





Prens Albert ve ben





   Sevgili dostlar yeni yerler keşfetme duygusuyla güzel ama küçük ülke Monaco dan Menton'a doğru yola çıkıyoruz orada görüşmek üzere.Hoşçakalın.


http://www.binrota.com/PageDetail.aspx?PageID=21099



BİRKAN ALTUNYOLLAR

Fransa - Menton 2009

Bu yazıyı çok önceden hazırlamıştım fakat bir türlü iş yoğunluğundan sitede yayınlayamadım,oyüzden üzgünüm ama size bu şehri anlatmadan edemeyeceğim.Birgün Fransa nın Cote d'azur bölgesine yolunuz düşerse bu şehirde kalmak son derece mantıklı bir hareket olabilir.Bir şehir hem tarihine saygı duyup,abartmıyorum her binasına sahip çıkıp pırıl pırıl o yapıyı koruyup sonra da nasıl deniz turizminin aranılan yerlerinden birisi olur bilemiyorum,anlayamıyorum.Ülkemizde özlenen şehirleşme,özlenen turistik şehir olma bilincine en iyi örneklerden bir tanesi hem halk olarak hem de şehir olarak.

   Burada Bodrumun eski zamanlarında bulabileceğiniz o eşsiz alışveriş ortamını,daracık sokaklarında size sayısız alternatifler sunan mağazalarını;özellikle bu kısmına dikkat müthiş crepe yapan restaurantlarını (mutlaka yemelisiniz hatta adını da vereyim çarşı içinde Grande Salle de tadacağınız karidesli mantarlı ve daha hatırlayamadığım bir çok sebze ve meyve ile süslenmiş müthiş lezzetli krepleri tatmanızı tavsiye ederim.)Sokakların da gezerken bıraksam işi gücü şurada ufak bir mağaza da mütevazı bir parayla çalışsam ama herşeye rağmen burada yaşasam diyeceğiniz bir yer Menton.

   Burada keşfettiğim en etkileyici şey insanların hayatında paranın pek öneminin olmaması ya da öncelik sırasında daha sonlarda olması.Size çarpıcı bir örnek.Arkadaşımız Caroline'in üniversiteden bir arkadaşı olan Stefan ile tanıştık.Stefan'ın mütevazı bir hediyelik eşya dükkanı var orada küçük resimler ,çerçeveler,biblolar satmakta fakat bu sıradan yaşantıyı ilginç kılan Stefan'ın babasının Monaco da bir milyarder olması.Monaco nun sayılı zenginlerinden olan babasının çeşitli şirketlerinde gününü gün etmek varken kendine sade bir yaşam seçen Stefan küçücük dükkanında o kadar sıradan ve sakin bir yaşam sürüyor ki şaşırdım.Biz olsak babamızın işinin başına geçelimde 1 olanı 5 yapalım derdine düşmekten hayatı yaşamayı kaçırırız.

   Neyse lafı uzatmadan oraya bir gün yolu düşecek arkadaşlara naçizhane tavsiyem Monaco ya 20 dakika mesafede bulunan bu küçük turistik şehri görmeden geçmemeleri ve muhteşem kreplerinden yemeleri.Son olarak sizi etkileyici Menton fotoğrafları ile başbaşa bırakıyorum.Muhtemelen St.Tropez'de görüşürüz.










Beercan - Fransa Menton 2009

http://www.binrota.com/PageDetail.aspx?PageID=25415

Fransa - St.Tropez 2009

Güney Fransa turu yaparken St.Tropez'e uğramadan geçseydik herhalde büyük hata yapmış olurduk.Eğer kara yoluyla St.Tropez'e gitmeyecekseniz Fransa'da ki muhteşem demiryolu ağını kullanmak çok mantıklı.Monaco ya da Menton dan da binilebilir ama biz oralara karayolu ile gittiğimizden tam olarak sefer olup olmadığını bilmiyorum, ancak Nice'ten itibaren bütün sahil şeridini trenle dolaştık.Turistler için günlüğü 12€ olan biletler var ve gün boyunca istediğiniz istasyonda indi bindi yaparak heryeri ekonomik bir şekilde ziyaret etme imkanına sahip olabilirsiniz.Nice ve Cannes tarafından gelecek ziyaretçiler St.Raphael'e gelip buradan gün içerisinde periyodik olarak kalkan ama en mantıklısı sabah 09:00 akşam 20:00 dönüşlü tekne de yer ayırtıp güneşin ve denizin tadını çıkarmak, en önemlisi de St.Tropez'e yaklaşırken uzaktan bu şirin kasabanın birçok ressamın resimlerine konu olan görüntüsünü bol bol fotoğraflamak.
      Fransa'ya gitmeden önce St.Tropez adını birçok defa duydum genelde magazin programlarında geçerdi ve "dünya sosyetesinin tatil yaptığı St.Tropez'de" şeklinde başlayan ve uzayıp giden cümleler duyardım.Oraya doğru tekneyle yola çıktığımızda gece kulüpleri, diskolar,barlar ve bilmem kaç yıldızlı muhteşem oteller vardır ve çok hareketli gece yaşantısı ile dünyanın tatil için buluşma noktalarından biridir diye aklımdan defalarca geçirdim.Bu hayallerin ne kadar boş olduğunu ve hayallerimin kırılmasından bu kadar keyif aldığımı hiç hatırlamıyorum.
      Marina'da indik ve St.Tropez'yi keşfe çıktık muhteşem bir mimari.Marinada bir çok yat,yelkenli ve kasabanın sahili boyunca yürüyüş yoluyla kucaklaşmış muhteşem evler.Bitişik nizam evlerin hepsi iki ya da üç katlı pencerelerinde mutlaka çiçekler ve altlarında kafe,pub,restoran ya da alışveriş yapabileceğiniz mağazalar.Buralarda epeyce vakit geçirdikten sonra içlere doğru uzayan uzun,kıvrımlı ve dar sokaklarına atıyoruz kendimizi heyecanla.Bir tane bile yeni yapı görmedim desem yalan olmaz.O eski ama bakımlı evlerin hepsinde yerel halkın haricinde çok zengin insanlarda ikamet ediyormuş aldığım bilgilere göre ama hiçbiri şurayı yıkayımda kocaman bir villa dikeyim kendime dememiş,diyememiş.Bizim güzel Bodrum'umuzun ne farkı vardı buralardan ya da ne suçu vardı diye kendi kendime hayıflanmıyor değilim.Kafalar...kafalar değişmeli.Her sokağını gezdim bu güzel kasabanın ve her eve bakarken burası ünlü olmadan önce bu evlerde kimler oturdu bu sokaklarda ne aşklar yaşandı diye geçirdim durdum kafamdan.Eski zamanlarda ki halini gözümde canlandırmaya çalıştım,yaşayanları,balıkçıları,çocukları ve yaşlıları kim bilir ne huzurluydular.Boularis'de kaldığımız dairede duvarda asılı çok eski bir St.Tropez resmi geldi aklıma,uzun saçlı güzel bir kadın arkasında St.Tropez koyu gri bir havada tekneleri bir iki metre havaya kaldıran güçlü dalgalara, saçlarını savuran rüzgara inat sevdiğini bekliyor ve gözü azgın denizde.
      St.Tropez nesiyle meşhur derseniz muhteşem tartlarıyla ve tabiki Brigitte Bardot'suyla.Şu an da 70'li yaşlarında olan ve kasabanın bu kadar ünlenmesinde büyük pay sahibi olan, bir zamanlar güzelliği ile dünya da nam salmış ünlü aktrist hala burada yaşamakta ve evinin önü ziyaretçi akınına uğramakta.Tart demişken arka sokaklardan bir şekilde ulaşabileceğiniz dinlenme parkının tam karşısında "Le Tart Tropezian"adında bir kafe var ve burada birçok çeşit ekmek,tatlı ve çörek bulabilirsiniz.Hepsi harika görünüyorlar ama en güzeli tarttı.
      Tadına doyamayacağınız sokaklarda gezdikten sonra St.Tropez kalesine çıkıyoruz ve arka tarafta ki pamplona plajına doğru bir iki flaş patlatıyoruz bu koy tamamen yatlarla dolu.Bu arada tesadüfen Salvador Dali'nin resim sergisine denk geliyoruz ve tabiki bu tesadüfün keyfini doyasıya çıkarıyoruz.Daha sonra marinaya doğru gidip sahil kenarında nerede kahve içsek diye düşünürken baştan aşağı heryeri kırmızı olan abartmıyorum duvarlar,masalar,sandalyeler heryeri kırmızıya bezenmiş şirin bir kafede eşimle brlikte yorgunluğumuzu attığımızı ve bir o kadar da romantik dakikalar yaşadığımızı anlatmadan geçemeyeceğim.Buraya gelmişken unutmamanız gereken birşey daha Ivan'ın Resim Atölyesi'ne mutlaka uğrayın muhteşem St.Tropez tablolarını görün.

      Neyse çok konuştum galiba şimdi ben birkaç St.Tropez fotoğrafı ekleyeyim yazıma daha sonra siz bunlara bakarak hayal kurun olurmu...






















http://www.binrota.com/PageDetail.aspx?PageID=25569




BİRKAN ALTUNYOLLAR